Turgut Özal vurulmuş!

9/9/2013

Meğer etimolojisini merak etmemişim. Yunanca ve Latince iki kelimenin bir araya efendice gelmesinden mürekkepmiş. “Uzaktan görmek”miş manası da. Uzaktan hizalayarak herkesi eşitlediğini sanan, yıllar yılı içinden gördüklerimle bana kara haber veren bir eşya oldu televizyon. Ali Kırca’nın isabetle sürçtüğü gibi, değil mi ki “Şu an çok uzaklara bağlanıyoruz, Diyarbakır’a” nam memleketlerdeydik. Çok uzaklarda, buralara.

Turgut Özal’a bizimkilerin örtük sempatisini şimdi anlayabiliyorum biraz. Siyasal tarih, ölümü gösterip sıtmaya razı etmekle meşhur ve menkul. Bahçede bir arada yaşayan ve tamamı birinci derece akrabam olan insanlar da, Turgut Özal’ı biraz sempatik, tonton ve insan canlısı bulmuş olmalılar. Bir de malum tevatürler; “Kürt’müş aslında, Malatyalı zaten, Kürtçe için de bir şeyler yapmak istiyormuş ama derin güçler müsaade etmiyormuş.” Sırrı Süreyya Önder daha veciz ifade etmişti ama iyi biliyoruz ki bu ülkede Kürt “ve” Cumhurbaşkanı, Başbakan, hâkim, savcı… olmak mümkün değildi. Kürt “veya” Cumhurbaşkanı, Başbakan ilanihaye olunabilirdi.  Özal’ın tonton sevimliliği, “Hadi bir kaset koy da neşemizi bulalım”ı, “bizden biri” oluşu sıtmaya razı etmekti elbette ve bizimkiler ’88 yılında küçük bir zaman diliminde televizyondan gösterilene üzülmüştü.

Tab ettirilirken mi sorun çıkarıyordu, yoksa makinenin kendisi mi bozuktu emin değilim. O günlerin fotoğrafları tamamen bulanık. O bulanık fotoğraflardan biri: Kapının solundaki portmantoya ceketini asıyor evden biri, hemen önünde televizyon var. Ben odadan salona girdiğim an duyuyorum, “Turgut Özal vurulmuş!” Fotoğrafta o ânın hemen sonrası var. Tonton veyahut Başbakan Özal’ın baş parmağı sarılı, “Allah’ın verdiği ömrü, onun izninden başka alacak yoktur.” Mevsim yaz, çok terliyoruz, televizyonda ülkenin başındaki adamın vurulma görüntüleri var ve ben epey korkuyorum. El kadarım, içimden konuşuyorum. “Bu adamı bile vurabiliyorlarsa, bizimkilere kim bilir neler yaparlar.” Evdekilerin üzüntüsü uzun sürmüyor, bir tek babaannem ağlıyor ölümüne Özal’ın yıllar sonra. “Daha yaşayacak ömrü vardı onun da,” diyor. Bir şey demiyoruz.

O fotoğraftan beş sene sonra. Bu defa tab ettirilmiş bulanık bir evraka ihtiyacım yok. Her dakikasını anımsıyorum çünkü. Sivas’ta Madımak diye bir otelde “Aziz Nesin ve arkadaşları” varmış, orası şu an yanıyormuş. Aziz Nesin benim için “Zübük” ve “Şimdiki Çocuklar Harika”nın yazarı. Hakkında bir şeyler duymuşum ama saçlarının bembeyaz oluşu kadar meşgul etmemiş çocuk aklımı. Televizyonun “arkadaşları” diye ilgilendiklerinin kimler olduğunu yıllar içinde, tedricen ve canım acıya acıya öğreneceğim. Televizyonda alev var, hiçbirimizin aklı almıyor. “Canlı yayında biz izliyoruz, iki insan yok mu oraya su dökecek?” Hiçbir serçe ağzında damla taşıyamıyor Sivas’a. Hulki Aktunç’un söyledikleri baki kalıyor: “Yangın kavmindeniz, ne giysek alev.” Sonradan televizyonlarda belgeselleri gösteriliyor Sivas’ın. Mevsim hep yaz kalıyor, biz çok terliyoruz.

Madımak’tan iki sene önce. Renkli televizyonumuzda mavi akşam ışıkları var. Bir şey fırlatılıyor yukarı, çıkıyor çıkıyor, sonra çat diye bir ışık. Mavi. Şu aşağıda savaş varmış. CNN canlı gösteriyor, “Türkiye’nin ilk özel televizyonu” da oradan aktarıyor. Canlı yayında, dünyanın gözü önünde dinimize imanımıza küfrediyorlar. Sonra belgeselleri gösteriliyor Körfez Savaşı’nın. İlk özel televizyonumuzun patronunun evinde, yıllar sonra kontör kartlarıyla dolu bir havuz bulacaklar. Parti kuracak, meydanlarda beyaz gömleğiyle boğazını şişire şişire bağıracak. Onu da mütemadiyen canlı izleyeceğiz. Mevsim bahara bir türlü dönmeyecek.

Körfez Savaşı’ndan bir yıl sonra. Memleketin her yeri yanıyor. Lastiklerden kara dumanlar yükseliyor göğe. Gördüklerimin adına savaş demeyi tahayyül edecek durumda değilim. İzzet Kezer elinde beyaz bayrakla öldürülüyor. Televizyonlar sağır. Yıllar sonra belgeselini gösterecekler ’92 Newroz’unun.

Yıl 2013. Memlekete bahar hiç gelmiyor. Baharı özleyen kumrular korosundayız.