Geçiyor mu Eylül dediğin?

16/9/2013

Ol hikâyat Derik’te geçiyor. Daha isminden “küçük kilise” olduğunu faş eden, dağların arasında bol ceviz, bol zeytin, bol yıldız, bol insan olan bir memleket Derik. Ehlikeyif sakinleri ve direngen tabiatıyla meşhur. Bir de iki şahane delisiyle. Xetto ve Remmo kardeşler. Heykelleri duruyor şu an şehrin orta yerinde.

12 Eylül 1980. Devletimiz şehirdeki tahkikatını bitirmiş, dağa taşa ve cümle nebatata musallat olmuş. Her yere bakıyorlar. Olan bitenden bihaber, sükûnetle ceviz ağaçlarının bekçiliğini yapan bir adam var dağa doğru. Dağ dediğin çetin yer, kolay mı öyle hemen şehre inmek? Meğer darbe olmuş. Aşağı yoldan gürültüyle gelen kalabalığı gören bekçi telaşla karşılamaya gidiyor gelenleri. Cemseler, askerler, silahlar. “Sen kimsin, ne arıyorsun burada?” deniyor. O da apaçık söylüyor işini. “Ben güzcüyüm komutan.” Al sana bela, hem gözcü hem itiraf ediyor. Hemen derdest ediliyor, doğru sorguya. Bekçinin iki gözü iki çeşme, “Vallahi ben güzcüyüm, beni nereye götürüyorsunuz?” Yolda bir dayak daha, Diyarbakır’a yol var ne de olsa. Yıllar sonra cezaevinden çıkacak o “güzcü”, öncesini anımsamıyor. Sadece ilk yakalandığı an var ve çıktığı an. Arada başka bir insan olmuş. Sakalı uzun ve artık çok durmayacak şehirde. Bekçilik etmek için olmayacak bu defa şehirden dağlara vuruşu kendini.

Kürtçede “ceviz” için “gûz” denir. Yakalanan bekçi de “ceviz bekçisi” olduğunu anlatmaya çalışıyor dağı taşı talan etmeye gelen o kalabalığa. Onu almaya gelenlerle, onun konuştuğu dil arasında “küçük” bir ayrım var. Ana dilleri bir değil. Derdini anlatması yıllar alıyor. O yıllar içinde de başka biri oluveriyor. Fena mı?

4 Ağustos 1927’de Turgut isminde bir çocuk doğdu Ankara’da. 1970’te “Divan” isminde bir kitap yazacak Turgut Uyar ve o kitabın içinde “Yokuş Yol’a” diye bir şiir okuyacağız biz. O şiirde dediğini de ezber edeceğiz. “Dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filân sanırsan/ Kürdistan’da ve Muş-Tatvan yolunda bir yer kanar// Muş-Tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan/ Eşkıyalar kanar kötü donatımlı askerler kanar”. Cevize inanmayan devletin karşısında, güllere ve devlete inanmayan bir halk hâlâ “ana dil”in hak ve helal olduğunu anlatmaya çalışıyor. Asker emeklisi Turgut Uyar 22 Ağustos 1985’te İstanbul’da öldüğünde üç askerî darbe görmüştü dünyada. Tarihin gördüğü en kanlı, en kepaze darbenin ardından kendinden daha genç olanları saklamaya talip olmuştu. 1982’de yayımlanan kitabının adı “Kayayı Delen İncir”di. Ömrü boyunca bir incirin bir kayayı, bir “gûz”un bir kayayı delebileceğine inanmıştı.

2009 yılında Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, TRT Şeş’in açılışında “TRT Şeş bi xêr be” dedi. Yıllar içinde “Kürtçe Diyanet TV”ye dönüşecek Şeş’in açılışında sarf edilen bu hayır cümlesi, semantik bir kusur barındırıyordu. Kürtler “bi xêr be” demezler, “ser xêrê be” derler çünkü. Yani Başbakan, “hayırlı olsun” bile diyememişti. Ona bunu söylettiğini vehmettiğimiz Kürdün kusuru var mı?

1980 darbesinin ardından dışarıdan içeriye alınan ve yıllar sonra içeriden dışarıya çıktığında ona artık deli denen Köylü İbo dünyayı bir küfür gibi terk etti Derik’in hemen aşağısındaki ovada. Bütün hücreleriyle “iyilik” olan o adam önce ev denen dört duvardan, sonra eşyadan, en son da sesinden vazgeçip yıllarca sokakta yaşadı. Ailesinin bile sokakta yüzünü öteye çevirdiği bir adam oldu. Her şeyi unutmuştu belki ama damında yatıp kalktığı kahvenin televizyonuna hiç bakmadı. İçinden kötülük yayıldığını bildiği televizyonlar, İpek Yolu’nda bir tırın altında hitama erdirdiği hayatını haber olarak bile görmedi. Çünkü vakayi adiye idi, çünkü bir deli kendini bir tırın altına atmış ve ölmüştü. Kafasında şapkası olmayan Köylü İbo bir küfür gibi çarparken suratlara, televizyonda yıllarca kimliğinden utanmış bir “türkücü” Kürtçe oyun havaları söylüyordu. Taziyesinde kimse kimsenin gözüne bakmaya cesaret edemedi.

30 yıllık ömrümün başladığı tarihin Eylül 12 olması kusuruyla yaşıyorum ben de. Başkasının yerine muttasıl utanmak da mümkün. Geçiyor mu sahi Eylül dediğin?