Felek gayet dönek bir cellad-ı müthiştir

23/9/2013

Murat’ın canı müthiş sıkılıyordu. Murat’ın canı müthiş sıkılmasa, muhtemelen hiç tanışamayacaktık. Kolunda “cezaevi nişanesi” bir dövme olan, kırmızıya çalan kruvaze ceketi giymekteki ısrarıyla “Muradê çaket sor” (Kırmızı ceketli Murat) diye anılan, açtığı tekel bayiye Eylül adını koyan bir adamdı Murat. Aynı şeyler yükselirdi tezgâhın üzerindeki fakir teypten. Mihemed Şêxo en çok, sonra Mihemed Arîf Cizrewî ve üzerinde yazı olan tek kaset Celal Güzelses – Klasikler.

Kendini “Notre Dame’ın kamburu” gibi hisseden Murat’ın Eylül Tekel Bayii’ne devam ettiğimiz günlerde ben henüz ne rakının adabından haberdardım, ne etrafında oluşmuş o müthiş kültüre aşinaydım, ne de rakı üzerine herhangi bir şey okumuştum. Bildiğim olsa olsa birkaç dize, romanlarda geçen bazı rakı sahneleri ve evdeki birkaç işret fotoğrafı. Oradaki tezgâhın ardına atılmış taburelerde devam ettiğimiz içki rakı değil, biraydı. Şarabı da edebiyata olan hevesimden ötürü sevdiğimi sanıyordum. Bütün bu önyargılarım zaman içinde güncellendi. Ama Eylül’de dinlediklerimiz daima eşlik etti hayatıma. Burada “Şark Bülbülü” Celal Güzelses var şimdi dahi.

Diyarbakır ağzıyla dalga geçen bir albüme tepki olarak İstanbul’a gidip plak okuyan ve “Diyarbakır türküleri işte budur” diyen Derviş Hasan ile Lütfiye Hanım’ın oğlu Celal Güzelses, sonradan Gazi Köşkü adını alacak Seman Köşkü’nde Mustafa Kemal’in “huzur”una çağrılacak. Orada söylediği türkülerden çok etkilenen Mustafa Kemal, bir de Dolmabahçe’de türkü söyletecek ona ve “Şark Bülbülü” unvanını alacak Güzelses. “Aranızda bir şark gazeli okuyacak var mı?”nın akabinde “Ağarmış saçların bir dağ başında kara dönmüştür”e başlayacak Celal Ağa. Ve talep olarak “Ulu Camii’de müezzinliğe geri dönmek istiyorum”u iletecek. Muzaffer Sarısözen, Diyarbekir’de üretilmiş Kürtçe müzik geleneğinin nadide örneklerini TRT arşivine “Diyarbakır türküsü” olarak kaydedecek ve Celal Güzelses’i kaynak isim gösterecek. “Kilam”lar aniden türkü olacak.

Diyarbekir Sülüklü Han’dayız. Henüz açılmamış Han, kış gecesi ortada yanan ateşte çok sevdiğimiz birini misafir ediyoruz. Gece, laciverdî bahçeden çıktığımızda, sağ yanda bir tekel bayii var. Eylül’e çok benziyor ama bu daha büyük. Yerlerde talaşlar, asma kattan konuşma sesleri geliyor. Bir şeyler alıp Han’a geri döneceğiz. Oturan birine çarpıyor gözümüz, boğaz kısmı boylu boyunca dikiş izi. Murat’la aynı hapishanede yattığını hemen anlıyoruz. İki satır laflamanın ardından göz aşinalığı ve ikinci uğrayışımızda biraz sohbet. “Cezaevindeydim, çok zulüm gördüm. Baktım olmayacak dayadım bıçağı…” diyor. Havada asılı duran bir şey var şimdi. Suskunluk mücessem. Görüyoruz. Sonra arkadan bir ses, tam müdavim sesi. Neşeli, içkili. “Ma qey çok aciz olmuştun abê?” (Çok mu sıkılmıştın ağabey?) Havada asılı duran o şey neşeyle kırılıyor.

Murat’ın Eylül’ünde her şeyin neşesi alınırdı. Oranın lügatinden bir sözdü bu: “Hadi gidip şu ciğercinin neşesini alalım.” Neşe, kararında içilen ve Celal Güzelses türkülerinin eşlik ettiği bir şeyin de adıydı. İçki -ve aslında rakı- muktedirleri “sarhoş ettiği” için korkutmaz. İşte bu hizalamadan ötürü korkutur. Keder çünkü, orada neşe hizasındadır, aniden. Murat için de, Sülüklü Han’ın tekelcisi için de, “çok aciz olan” o abi için de.

Saati kısıtlar, kahvehaneyi yasaklar, içki içme fikrini bir anda politik hale getirir muktedir. Çünkü işretten şiir çıkar, türkü çıkar, fikir çıkar, çıkar kızı çıkar, çıkar oğlu çıkar.

İşte o türkülerden birini Ahmed Arif, Leylâ Erbil’e şöyle anlatıyor, Bismil’den yazdığı 24 Haziran 1955 tarihli mektubunda:

“ “Hele yâr, zalım yâr”, dünyanın en usta şâiri bile güç döker böyle bir mısrâ. Bu halk –kadın erkek münasebetlerindeki dinsel yasaklar, sınıf farkları, sürgünler, gurbetler vs.- yâr’e “zalım” diye seslenir. Ne biliyorsa ondan öğrenmiş, hayatının aldığı yönde o yâr’in tayin edici rolü önemlidir. Yâr, bir üniversitedir onun için âdeta. Hele yâr, zalım yâr.”

Dem kelimesinin dört manası: Kan, içki, çayın rengi kokusu, soluk nefes, zaman.

İçkiden ve çaydan korkmayın ağalar. Zalım paşalar.