Can ağrısı tesir etti koluma

2/9/2013

Soyadı uzun, kendi uzun bir ilkokul öğretmenimiz vardı. Oğlu Abdullah’la amcamın oğlu İbo arkadaş olduklarından, hayatlarına dair bazı manasız ayrıntılara da vâkıftım. İlkokul 3’ün ikinci dönemine dek o okuttu beni şehrin ortasındaki ilkokulda. Sonra tayin haberi geldi, gitmeden önceki dönem de nedense bizi müziğe ısındırmaya adadı kendini. Blok flütler mi dersin, sınıfa üşenmeyip kocaman teypler getirmek mi dersin, tok sesiyle şarkı türkü söylemek mi dersin; hepsini birer birer icra etti. Helvacıoğlu varmış, bilmem ne kırtasiyesinde varmış ama asıl Yamaha diye bir şey varmış, o çok acayipmiş, habire bunları konuşup duruyoruz. Çoğumuz beceriksiziz; bizim muallim de baktı olmayacak, “Haftaya hepiniz bir şarkı ezberleyip gelin” dedi. Adamın niyeti yüksek ihtimalle halisti ama hepimizi aldı bir telaş. Neyi ezberleyeceğiz ve nasıl söyleyeceğiz?

Kara tahtanın önündeyim ve Coşkun Sabah’tan “Anılar” isimli güzide eseri icra ediyorum. “Anılar, şimdi gözümde canlandılar”. Müzik kariyerim başlamadan bitiyor, ilkokul 3’te “Anılar”ı bütün sınıfın önünde söylemiş bir insanım. Kerterizimin bu olması hüzünlendirmiyor değil.

Lise 2’deyim. Yorum’un “Boran Fırtınası”nın üzerimdeki fırtınası henüz geçmiş, müzik zevki diye bir şey olması gerektiğine ikna olmuşum, zevkler ve renkler tartışılmaz düsturuna salakça iman etmişim. Telekom bayiinde, o küçük ve klostrofobik kabinlerde telefon açmak üzere sıra bekliyorum. Masanın üzerinde bir kitap eki var. O kitap ekiyle ilgili de şöyle kof bir inancım var; “sadece ben okuyorum bunu”. Saçma tabii, elbette benden başkaları da okuyor. Tanışıyoruz. Simasına aşinayım, yolda belde karşılaştığım, amcamın yaşıtı olduğunu bildiğim biri. Ali Abi’yle o gün konuşmaya başlıyoruz. O konuşmadan bu yana muttasıl konuşuyoruz.

Yöresini, adını, başka icralarını, sahih dizelerini sonradan öğreneceğim. Ali Abi’nin bana her gece, evlerimizin tam sınırı saydığımız parkın karşısında söylettiği bir türkü var. Anılar’la başlayan maceranın buraya sürüklenmesini başarı olarak görüyor, içten içe seviniyorum. O özgüvenle nağmeye falan bile başvuruyorum. Ali Abi henüz Polatlı’daki askerliğinden ve öncesinden söz etmemiş, Salih Abi’den bahis açmamışız, Dozê Ankara’ya gitmemiş daha, Köylü İbo ölmemiş. Ben o sınırda, neredeyse her gece o türküyü söylüyorum. “Hüseynik’ten çıktım şeher yoluna/ Can ağrısı tesir etti koluma” diye başlıyor, nakaratta coşuyorum. “Yazık oldu, yazık şu genç ömrüme/ Bilmem şu feleğin bana cevri ne?” O kadar candan söylüyorum ki o kısmı, gören der 63 yaşındayım ve eve gidip vasiyet kaleme alacağım tüylü kalemimle.

Kazın ayağı perde perde. Mesele tabii ki sesimin güzelliği değilmiş. Nakarat o yaşta beni ne kadar etkileyecekse etkiliyormuş ama asıl hadise Ali Abi’nin o kısmı nasıl dinlediğiymiş. Ankara Polatlı’da bir gece nöbete gönderilirken “tamam buraya kadarmış” deyip, eve son bir telefon açmak ve helallik istemek ne demektir? Tarlada gözü bağlı koşturulup “Şimdi dur!” ihtarıyla durmak ya? Ama bütün bunlara rağmen Tugay’ın elektrikçisini saat tam dokuzda ışıkları kapamaya ikna etmenin de bir manası yok mu? Var. Var ki ne var hem de.

Kimine göre geçmiş yüktür. Ötekine göre sürekli geçmişten ve çocukluktan söz etmek, oraya sığınmak ise korkaklık ve kolaycılık. Sürekli kendinden bahis açmanın da eksikliğe tekabül ettiğini söyleyenler var. Kokular ve müzikle düşünmenin psikoloji ilminde bir karşılığı da vardır muhtemelen. Bütün bunları cânım cânım duydum şu ömürde. Duydum da ne oldu? Uslanmadım.

Şu ömürde bilmediklerim, bildiklerimin yanında Karacadağ eder. Yıllar geçti, Salih Abi mahpus, Dozê mahpus, Köylü İbo öldü, biz bazı sokaklarda hâlâ yürüyoruz usanmadan. Ben o türküyü söylemiyorum, Ali Abi’nin sesi çok güzel. İçinde kuyu olan evde o söylüyor: “De rabe rabe mîro rabe/ Xewa sibê pir giran e/ Xewa sibê pir xirab e”.

Biz, kötü seslerimiz ve görünür görünmez tüm sınırlarımızla bakıyoruz dünyaya. Pervazlardan sarkıyor, sıkça bağırıyor ve geçmişten söz ediyoruz. Her geçmiş, her ete yük değildir ya.